Tekil Mesaj gösterimi

Alt 22.11.2006, 22:21   #2 (permalink)
reyyan
Tercübeli Üye
 
reyyan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
reyyan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 30.09.2006
Yaş: 29
Mesajlar: 1.354
Tesekkür Etti: 0
3 Kunu Icin 1 Tesekkür Aldı
reyyan Gelecegin hit'ireyyan Gelecegin hit'ireyyan Gelecegin hit'ireyyan Gelecegin hit'ireyyan Gelecegin hit'ireyyan Gelecegin hit'ireyyan Gelecegin hit'ireyyan Gelecegin hit'ireyyan Gelecegin hit'ireyyan Gelecegin hit'ireyyan Gelecegin hit'i
Tecrübe Puanı: 23
Standart

Diğer taraftan ibadetleri yapabilmek için nefs-i emmâreden ileri gelen güçlükler ortadan kalkar, ibadetler kolaylıkla ve seve seve yapılır.


İlmi ve ameli elde etmek için şeriatten istifade edilmiştir. İlmin ve amelin ruhu makamında olan ihlâsı elde etmek için ise tasavvuf yolunda ilerlemek lâzımdır.

“Seyr-i ilâllah” mesafesi keşfedilmedikçe, yani ALLAH-u Teâlâ’ya doğru olan yol gidilmedikçe, “Seyr-i fillâh” hasıl olmadıkça, tam ihlâs elde edilemez. O kimse ihlâsın hakikatından uzak olup, muhlis zatların erdiği kemâlâta kavuşamaz.

Avamın hepsi, bazı ibadetlerinde az da olsa, güçlükle elde edebilir.

Asıl ihlâs odur ki, bütün sözlerinde, işlerinde ve hareketlerinde kendiliğinden, kolayca meydana gelir.

Böyle bir ihlâsın elde edilmesi için ALLAH-u Teâlâ’dan başka hiçbir şeye tapınmamak, bir şeye düşkün olmamak lâzımdır. Bu da ancak “Fenâ”dan, “Bekâ”dan ve has mânâda ”Velâyet” derecesine kavuştuktan sonra ele geçer. Zorlama ile ele geçen ihlâs devam etmez.

Zorlama olmaksızın ele geçen ihlâs devamlıdır ve bu ihlâs, Hakk’al-yakîn mertebesinde hâsıl olur.

İşte bu mertebeye varan veliler, her yaptıkları işi ALLAH için yaparlar, nefisleri için değil.

Tasavvuf yolunda ilerleyenlerin ilimde ve amelde kazançları olur. Başkalarına çalışmakla, öğrenmekle, anlamakla hâsıl olan bilgiler, onlara ilham yolu ile hâsıl olur. Ameller, ibadetler kolayca ve seve seve yapılır. Nefis ve şeytan tarafından gelen gevşeklik kalmaz. Günahlar ve haram olan şeyler çirkin görülür

İlim ve hakikat âleminde imanın kemâlleşmesine büyük bir âmil, zühd ve takva ile başlayıp olgun dimağlarda bir felsefe olan tasavvufun; bir takım müfsid telakkiler altında zan, nam ve menfaatler sebebiyle safiyeti ve aslı kaybettirilmeye çalışılmıştır.

Bazı câhilleri marifet ehli zannıyla aldatan, taassub ehli birkaç sahte mürşidin tasavvuf iddiasında bulunmaları, fikirlerde kararsızlık husule getirmiştir.

İslâm dininin düşmanları çeşitli tertipler kurmuşlar, hakikatı insafsızca koparmaya kalkışmışlardır.

Her gülün dikeni, her güzelin bir zıddı ve düşmanı olduğu gibi, hakikat ehlinin de düşmanı çoktur. Herkes yaratılışı üzerine icraatını yapıyor; ağzına bir kemik alıp onu yemeye çalışan kelp gibi, ömürleri böylece hakikatı ağızlarına dolamak, koparmaya ve hakikat güneşini söndürmeye çalışmakla geçiyor.

Tarikatın fazilet ve meziyeti, İslâm din düşmanlarının tutum ve davranışlarından daha iyi öğrenilir.

Zira dikkat edilirse nerede ALLAH ve Resul’üne yakın, doğru-dürüst bir insan görülürse, ister tarikat ehli olsun ister olmasın, hemen tarikatçı damgasını vuruyorlar.

Tarikat-ı münevvere Cenâb-ı Peygamber -sallALLAHu aleyhi ve sellem- Efendimizin söz ve davranışlarından ibarettir. Kaynağı Kur’an-ı kerim ve Hadis-i şerif’lerdir. Zamanımıza kadar büyük bir saffet ve samimiyet içinde gelmiş, asliyetinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Asırlar boyunca İslâm ahlâkının vücud bulmasında, fitne ve fesadın bertaraf edilmesinde, gerçek kardeşliğin tesisinde, birlik ve beraberliğin sağlanmasında, beşeriyetin ruh hastalıklarının tedavisinde, imanın kemâlleşmesinde yine de en büyük âmil o olmuştur. O sır bereketi ile ahkâm-ı ilâhi kıyamete kadar baki kalacaktır.

Hakikatte tasavvuf gerçek kardeşliği, müminlere kardeş nazarı ile bakmayı, birlik ve beraberliği sağlar. Zirâ hakikat ehlinde dâvâ ve gaye olmaz. Onun bütün arzusu rızâ ve mahviyettir. Mahviyet içinde niyaz, niyaz yolu ile rızâdır.

Bu münevver yolun hakikat erleri din uğruna malları ile, canları ile, aç-susuz olarak sırf ALLAH için uğraşmışlar, hem ibâdet, hem de mücadele-mücahede etmişler, bu surette İslâm birliğini bozacak en ufak bir fitnenin dahi meydan bulmamasına gayret sarfetmişlerdir.

Çünkü onlar ALLAH-u Teâlâ’nın biricik Habib-i Ekrem’i Muhammed Aleyhisselâm’ın ahlâkı ile ahlâklanmışlar, tabiatı ile tabiatlanmışlardır. Tam bir teslimiyet, kuvvetli bir iman ile bağlanmışlar, onun izini ve prensiplerini takip etmektedirler.

Bugünkü bu bunalım içinde hayat bulan yine onlardır. Huzur ve saâdet onlarda vardır.

ALLAH-u Teâlâ zâhiri ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi, bâtınî ilimleri öğretmek için tarikat ehlini de eksik etmemiştir. Her zaman için mürşid-i kâmil bulundurmaktan âciz değildir.

Âyet-i kerime’de:

“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” buyuruluyor. (A’raf: 181)

Bu tertemiz vazife manevî bir miras olarak nebîlerden âlimlere intikal etmiştir. Buradaki âlimlerden murad, kibâr-ı evliyaullahtır.

Her zamanda olduğu gibi bugün de tasavvuf aynen mevcuttur. Bilhassa Tarikat-ı Nakşibendiye’de kıyamete kadar Pîr eksik olmayacaktır. O has oda; odadan odaya, halkadan halkaya geçmiş ve hiç bozulmamıştır.

Resulullah -sallALLAHu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Ebu Bekir’in kapısından başka, mescide açılan bütün kapıları kapatınız.” (Buharî)

Bu Hadis-i şerif’e Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz:

“ALLAH’ım! Bütün tarikatların pîri kesildiği zaman Ebu Bekir’in yolunu kıyamete kadar baki kıl.” mânâsını vermişlerdir.

ALLAH-u Teâlâ zâhirî ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi, bâtınî ilimleri öğretmek için tarikat ehlini de eksik etmemiştir.

Resulullah -sallALLAHu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Her asırda benim ümmetimden Sâbikûn (öncüler) vardır.” (Nevâdir’ül Usûl)

Bunlar yüz senede bir gönderilirler. ALLAH-u Teâlâ onları o kadar sever ki, yeryüzü halkına vereceği bütün nimetleri onların yüzü suyu hürmetine verir, bütün beşeriyet ondan istifade eder. Yeryüzüne bir belâ vereceği zaman onların yüzü suyu hürmetine vaz geçer.

Bunlar Resulullah Aleyhisselâm’ın vekilidir. ALLAH-u Teâlâ onu seçmiş, sevmiş, o dostuna akıtacağını akıtmış.

Akıtılan bu mânevî ve ruhânî feyizlerle kalbinin diriltilmesini arzu edenler, kalplerini evliyâullahın ruhâniyetinin teveccühüne arzetmelidirler.

Tarik-ı İbadet, Tarik-ı Terakki:

Tarik ikidir:

1. Tarik-i ibâdet; şeriattır ki, ibâdet ve taat, zikir ve fikirdir.

2. Tarik-i terakki, tarikattır. Şeriat ile tekarrüb ve muhabbet hâsıl olur, tarikat ile de Fenâfişşeyh, Fenâfirrasul ve Fenâfillâh hâsıl olur.

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Abdülkadir Geylâni -kuddise sırruh- ve nice evliyâullah hazerâtı hep bu yolda yetiştiler ve yetiştirdiler.

İlim ve amel gibi çok değerli iki hususiyete sahip olan bu hakikat yolunun yolcularının; nefsin bozgunculuğundan ve şeytanın hilelerinden korunup kurtulmaları, mânevî kuvvetlerin ruhânî yardımları sayesinde mümkün olmuştur.

Kurmay olmayan bir subayın paşa olamayacağı gibi, zâhirî ilimlerin yanında batınî ve ledünî ilimleri de tahsil etmeyen, gizli ilimlere vâkıf olmayanlar Fenâfirrasul ve Fenâfillâh’a ulaşamazlar.

Âyet-i kerime’de:

“Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha üstün bir bilen vardır.” buyuruluyor. (Yusuf: 76)

ALLAH-u Teâlâ onları sever, onlar da O’nu severler. Gayrıya rağbet etmezler.

Kınayıcı hiçbir kimsenin kınamasına bakmazlar ve korkmazlar. Hakk ile beraberdirler. Hakk ile olan da halkı Hakk’a dâvet eder.

Tasavvuf Kelimesi:

Tasavvuf kelimesi her harfi itibâriyle birçok mânâlar ihtivâ etmektedir. Şöyle ki:

TE harfi tevbeye delâlet eder, tevbeye çağırır. Sâlikin, bütün ahlâk-ı zemimelerden içtinap etmesi gerekir. Aynı zamanda o noktada devamlı durulması icabediyor. Kötülüklere aslâ dönmediği gibi onları hatırlamayacak bile. Bu zâhiri tevbedir.

Bâtınî tevbe ise; kötü işler tamamen iyiliğe çevrilecek. Kişi iyi işlerde sabır ve sebat edecek. Bu ikisine de muvaffak olursa ve bunlarda karar kılarsa ikinci harfe geçilir.

SAD harfinden murad, insanın sâfileşmesidir. Bunun için de az yemek, az içmek, az uyumak, az konuşmak ve çok ibadet etmek gerekiyor. Diğer taraftan sâlikin dünyaya celbedici şeylere değer vermesi, mal-mülk ile fazla ilgilenmesi, çoluk-çocuğuna fazla muhabbet bağlaması, helâl olan şeylere fazla meyletmesi de sâfileşmesine mâni olur. Bunlardan sıyrılmadıkça; süzülüp sâfileşmeye ve temizlenmeye imkân yoktur. Nerede kaldı ki, onu zikirden-fikirden alıkoyan işler!

VAV Velâyet makamını ifade eder. Üftâde -kuddise sırruh- Hazretleri bu hususta ne güzel buyurmuşlar:

“Erden Hakk’a ermek gerek,

Erenleri bulmak gerek.

Bulmaz isen sen onları,

Can ve dilden sevmek gerek.

Sevenler buldu anları,

Erişti Hakk’a canları,

Bütün oldu imanları,

Can ve dilden sevmek gerek.”

Çünkü bu yola giren insanın gayesi Hakk’a kavuşmaktır. Hakk’a erişebilmek için de O’na erişeni bulmak gerek. Bulamadınsa sev onu, o seni bulur.

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri buyuruyorlar ki:

“Ben kendiliğimden Hakk’a ulaşmak istedim. Hakk Celle ve Alâ Hazretleri beni bu yola rehberlik yapanlara ulaştırdı. Onlar da beni Hakk’a kavuşturdu. Mürşid-i Hakiki Hazret-i ALLAH’tır.”

Velâyet makamına çıkan insanlar şu Âyet-i kerime’nin mazharı olurlar:

“İyi bilin ki, ALLAH’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Yunus: 62)

Niçin Evliyâullah’a korku yoktur? Çünkü onlar dünyada çok korktular, hiçbir zaman emin olmadılar. Daima mahzun idiler. Onun için orada mahzun olmayacaklardır.

Hıfz-u himâyeye aldığı için ALLAH-u Teâlâ onlara büyük günah işletmez, küçük günahlarını da tevbe ile affeder. Onları günahsız olarak huzuruna alır.

FE Fenâ makamı demektir. “Fenâ” olan insanda “Beka” tecelli eder. Yok olduğunu kendi gözü ile görür. Dilerse Hazret-i ALLAH onu kendi katına çıkarır.

“Muhakkak ki ALLAH sabredenlerle beraberdir.”

Âyet-i kerime’sinin sırrı tecelli eder. (Bakara: 153)

Her zerrede O’nun tasarrufu görülür, her varlık O’nun aynası olur

Ben kısa konuşayım siz uzun anlayın. Hep Avrupa'nın ahlâktan mahrum gençlerine benzemeye çalışıyorsunuz. Eğer bilseydiniz kimlere benzemeye çalıştığınızı kendinizden nefret ederdiniz. Bu ayette büyük mana vardır. Dostumuzu düşmanımızı iyi bilelim.

Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez. ( Hûd 113 )