Tekil Mesaj gösterimi

Alt 11.11.2006, 06:47   #2 (permalink)
berr
Üye
 
berr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
berr isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 25.03.2005
Yaş: 35
Mesajlar: 113
Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 3 Tesekkür Aldı
berr Tanınma yolunda
Tecrübe Puanı: 4
Standart

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in Mekke'li müşriklerle yaptığı Hudeybiye andlaşmasının maddeleri arasında; Mekkeliler'den müslüman olup da Medine'ye iltica eden çıkacak olursa, bunların Mekke'ye geri gönderilmesi de vardı. Bu maddeye göre mültecî müslüman erkekler iâde edilmiştir. Kadınlar buna dahil değildi. Aynı zamanda Kur'an-ı kerim de bu gibi müslüman kadınların, müşriklere iâdesini menetmiş bulunuyordu.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir.

Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz, onları kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar.

Onların bu kadınlara verdikleri mehirleri iâde edin."
(Mümtehine: 10)

Hem eşini kaybedip, hem de maddi zarara uğramasın.

"Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur." (Mümtehine: 10)

Çünkü İslâm'a girmiş olmalarıyla kâfir kocalarından ayrılık ve haramlık meydana gelmiştir.

"Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın." (Mümtehine: 10)

Yani dâr-ı harpten hicret etmeyip küfür üzere kalan kadınlarla aranızda evlilik alâkası kalmasın.

Nitekim Ashâb-ı kiram arasında eşleri müşrik olanlar vardı, hemen boşadılar.

"Onlara verdiğiniz mehri isteyin. Kâfir erkekler de hicret eden mümin kadınlara verdikleri mehirleri istesinler." (Mümtehine: 10)

Yani sizler şayet giderlerse, kâfirlere giden eski hanımlarınıza vaktiyle vermiş olduğunuz mehirlerinizi isteyiniz.

Kâfirler de İslâmiyet'i kabul edip hicret eden eski hanımlarına vermiş oldukları mehirleri müslümanlardan isteyebilirler.

"Allah'ın hükmü budur."
(Mümtehine: 10)

O'na riâyet lâzımdır.

"Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir."
(Mümtehine: 10)

Kullarına uygun olanı çok iyi bilendir ve bu husustaki hükümlerini koymakta hakîm olandır.

Şayet müminler kâfir hanımlarından ayrılmaları durumunda verdiklerini geri alamazlarsa, bu hususta Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmuştur:

"Eğer eşlerinizden biri kâfirlere katılır ve onlar da mehirinizi geri vermezlerse, siz onlardan bir ganimet elde ettiğinizde, eşleri gitmiş olanlara mehirlerinin karşılığını verin. İnandığınız Allah'tan korkun!"
(Mümtehine: 11)

Müminler: "Allah'ın verdiği hükme râzıyız." dediler ve durumu müşriklere bildirdiler, fakat müşrikler bunu kabul etmediler.


Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e hitap ederek mehirlerini verdiği eşlerini kendisine helâl kıldığını bildirmektedir:

"Ey Peygamber! Şüphesiz ki biz mehirlerini verdiğin eşlerini sana helâl kıldık." (Ahzâb: 50)

Bu Âyet-i kerime'de Resulullah Aleyhisselâm'a layık ve faziletli olan hanımlar beyan buyurulmuştur.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in ezvâc-ı tâhirattan bütün hanımlarına nikâhta mehir verdiği kesindir. Ancak Ebu Süfyan -radiyallahu anh-in kızı Ümmü Habibe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'le evlenirken onun mehirini Habeş kralı Necâşî dört yüz dinar olarak karşılamıştır.

Ayrıca Safiye -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'i Hayber esirleri arasından seçmiş, sonra onu âzâd edip kendisiyle evlenmiş ve bu âzâd etmeyi de mehir saymıştır.

"Allah'ın sana ganimet olarak verdiklerinden, elinin altında bulunan câriyeleri (sana helâl kıldık)."
(Ahzâb: 50)

Nitekim Safiye -radiyallahu anhâ- ve Cüveyriye -radiyallahu anhâ- vâlidelerimiz böyle idi. Onlara sahip olmuş ve âzâd ederek onlarla evlenmişti.

"Seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını (sana helâl kıldık)."
(Ahzâb: 50)

Burada kendisiyle birlikte Medine-i münevvere'ye hicret etme şartı getirilmiştir.

"Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini Peygamber'e hibe eden mümin kadını da (sana helâl kıldık)." (Ahzâb: 50)

Yâni: "Ey Peygamber! Mümin bir hanım kendisini sana hibe edecek olursa, sen dilediğin takdirde onunla mehirsiz evlenebilirsin."

Kadının kendisini hibe etmesi, karşılığında mehir gibi bir karşılık istemeksizin evlenme teklifinde bulunmasıdır.

Kendilerini Resulullah Aleyhisselâm'a hibe eden kadınlar çoktur.

Nitekim Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz der ki:

"Ben kendilerini Peygamber'e hibe eden kadınlara kızıyor ve: 'Bir kadın kendini birine hibe eder mi?' diyordum. Nihayet bu âyet nâzil olunca: 'Bakıyorum da Rabb'in senin arzuların doğrultusunda çabucak hüküm indiriyor.' dedim."
(Buhârî)

Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-: "Bir kadın Resulullah Aleyhisselâm'a gelip 'Yâ Resulellah! Senin bana ihtiyacın var mı?' demişti. dedi."

Kızı bunu duyunca: "Ne kadar da az hayâsı varmış! Ne kötü bir iş! Ne kötü bir iş!" dedi.

Enes -radiyallahu anh- şu karşılığı verdi:

"Hayır! O senden daha hayırlı! Çünkü o Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-e rağbet etmişti ve kendisini ona sunmuştu." (Buhârî)

Allah-u Teâlâ bu hususta kendisini serbest bıraktığı halde, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kendisini hibe eden hiçbir kadını kabul etmemiştir. Bu onun hiçbir kadınla mehirsiz evlenmediği mânâsına gelir.

"Diğer müminlere değil, sadece sana mahsus olmak üzere"
(Ahzâb: 50)

Çünkü mehirsiz evlenmek onlara helâl değildir. Kadının kendisini hibe etmesi de sahih olmaz. Aksine "Mehr-i misil" gerekir, mehir vermesi vâciptir.

"Biz hanımları ve ellerinin altında bulunan câriyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz."
(Ahzâb: 50)

Yani nikâhlarının sıhhati için riâyet edilmesi gereken şartlar, diğer haklar ve hangi kadınlar ile evlenmelerinin mubah olup olmadığı Allah katında mâlumdur. Binaenaleyh bu husustaki ilâhî ahkâma riayet edilmesi müslümanlar için bir vecibedir.

"Sana bir zorluk olmasın diye böyle hükmettik." (Ahzâb: 50)

Bu hususta sana ruhsat verdik ve senin üzerine bunlardan hiçbir şeyi vâcip kılmadık ki, kalbin huzur içinde ilâhî vahyin ortaya çıktığı yer olsun. Risalet ve nübüvvet vazifeni güzelce ve sühuletle yerine getirmeye muvaffak olasın.

"Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir." (Ahzâb: 50)

Onun içindir ki insanların menfaatine muvaffak olan ahkâmı beyan buyurmaktadır.


Müslümanların ehl-i kitaptan bir kadınla namus dairesinde evlenmesi helâl kılınmıştır.

Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar, zinâ etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve mehirlerini verdiğinizde size helâldir." (Mâide: 5)

Bu Âyet-i kerime mehir hakkının hem müslüman hanımın, hem de ehl-i kitaptan olan gayr-i müslim hanımın hakları olduğuna delâlet etmektedir. Mehir kadının hakkıdır, müslümanların bunu vermeleri gerekmektedir.


Mehir, Kur'an-ı kerim'in nüzulünden önce de diğer semâvî kitaplarda yer almıştır.

Zira Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"Âdem Aleyhisselâm'dan itibaren beni dünyaya getiren anne ve babama kadar sifahın değil nikâhın kurduğu evliliklerin mahsulüyüm. Bana câhiliyet sifahından hiçbir şey bulaşmamıştır." (Taberânî)

Nitekim nübüvvetle vazifelendirilmeden önce, ilk hanımı olan Hazret-i Hatice -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'le nikâh akdinde mehir olarak yirmi deve vermesi, nübüvvetten önce de mehirin meşru olduğuna delildir.

Kur'an-ı kerim'in nâzil olması ile birlikte yaptığı evliliklerde mehirin asgari ölçüsü dört yüz dirhem gümüş idi. Ancak bunun üstüne çıktığı gibi, başkalarının evliliklerinde bu ölçünün altına indiği veya nakit yerine herhangi bir nesneye bağladığı olurdu.

Allah-u Teâlâ'nın emr-i ilâhisi olduğu bir şeyde mahlûkun hükmü yoktur. Bu noktada akıl yürütmek yersizdir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"İşte bu benim dosdoğru yolumdur, siz ona uyunuz. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah'ın yolundan ayırmasın." (En'am: 153)

İslâm'ın şiarı olan nikâhta şahitlerin müslüman, akıllı, büluğa ermiş olması, iki erkek veya bir erkek ve iki kadının şahitliği ile, akdolunması, muvakkat ve gizli olmaması, mehrin ise nikâhtan önce veya kıyılırken, ya da belirli bir zamanda ödenmek şartıyla verilmesi gerekmektedir. Amma İslâm'dan habersiz olana biz ne diyelim?

İsteyen Allah-u Teâlâ'nın emir ve hükümlerini tatbik eder, buna kimse karışamaz. Zira belediye nikâhı yapma ve bu nikâhta kalana "Niçin belediye nikâhında kaldın?" denemediği gibi, hem belediye hem de dini nikâhı kıyıp Allah-u Teâlâ'nın emr-i şerifini yerine getirene de "Niçin dini nikâh yaptın" demeye kimse sahib-i salahiyet değildir.

Belediye nikâhı, "İsviçre Medeni Kanunu" mucibince kanuna konulmuş bir maddedir. Binaenaleyh bu nikâh kanuna göre mecburidir. Dini nikâh da ilâhi kanuna göre mecburidir.

İsteyen yalnız belediye nikâhı ile iktifa eder, arzu eden de hem belediye nikâhı hem de dini nikâh yaptırır, buna da kimse karışamaz. Çünkü dini nikâh İslâm dininin esasındandır.

Âyet-i kerime'de şöyle buyurmaktadır:

"İnsanlar kabul edip girdikten sonra Allah'ın dini hakkında tartışmaya girişenlerin iddiâ ve delilleri Rabb'leri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazab vardır ve çok çetin bir azab da onlar içindir."
(Şurâ: 16)

Bu emr-i ilâhiden, bu kadar Âyet-i kerime'lerden haberi olmayanın, bu Âyet-i kerime'lere imandan da haberi yok.

Kişi dine uymak zorundadır, din ona uymaz. Ya inanacak müslüman olacak, veya inkâr edecek küfürde olduğunu bilecek, başka bir tevil yolu yoktur.

Size bırakıyorum. Şu durumda bu adam şimdi müslüman mı? Âyet-i kerime'lere bakın, kararınızı siz verin!

Nikâh'ı inkâr etmek, halkı küfre sevketmektir.
__________________
Kapı kapı bu yolun son kapısı ölümse
Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse
  Alıntı ile Cevapla