Tekil Mesaj gösterimi

Sen Kimsin...Âh...Sen Kimsin ki... - Okuyun Lütfen
Alt 22.10.2006, 01:40   #1 (permalink)
Suffiyun
Gesperrt
 
Suffiyun isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 22.07.2006
Bulunduğu yer: Bursa
Yaş: 19
Mesajlar: 386
Tesekkür Etti: 0
1 Kunu Icin 1 Tesekkür Aldı
Suffiyun Onu herkes tanıyorSuffiyun Onu herkes tanıyorSuffiyun Onu herkes tanıyorSuffiyun Onu herkes tanıyorSuffiyun Onu herkes tanıyorSuffiyun Onu herkes tanıyorSuffiyun Onu herkes tanıyorSuffiyun Onu herkes tanıyorSuffiyun Onu herkes tanıyorSuffiyun Onu herkes tanıyorSuffiyun Onu herkes tanıyor
Tecrübe Puanı: 0
Standart Sen Kimsin...Âh...Sen Kimsin ki... - Okuyun Lütfen

İşler yetmezmiş gibi çalan telefonlar da çabası. Bir yanda imza at, öte yandan telefondakine laf yetiştir, iyice sinirlerim gerilmişken diğer hatta bir başka telefon olduğu söyleniyor. Patlamaya hazırım, karşıdaki lafı gevelese yada alakasız bir iş için aramış olsa dilime geleni sayacağım. Ahizeyi alıyorum. Arayan bizim Vahdet Bey olunca yelkenlerim suya iniyor:

- Nasılsın bakalım, bu ne hal, dünyaya dalmışsın?

- Ne olsun Vahdet Baba! İşler bunalttı biraz.

- Akşama sürprizim var. Felekten bir gece çalalım. Tabii evden izin alabilirsen!

Tahrik etmese olmaz! Kazmayı pek sever. Benlik toprağı kazıldıkça Özün madeninden cevher çıkarmış. Canım acıyor ama dinleyen kim, ha bire vurur Vahdet Bey.

- Şeyyy, nereye, nasıl bir sohbet?...

- Çok soran kavimler helak oldu! Uzatma, özlediğin ortamı hazırladım, geliyor musun?

Ben gerginim ama Vahdet Bey zaten sırf Celal! Onunki sevimli bir asabiyet. Derûnunda ego ve beklenti olmayan, halis insanların sinirlenmesi ayrı bir güzellik. Onlar sinirlenince hiç kırılmıyor insan. Kaçıp gitmek yerine kalkıp sarılasın geliyor. Niyet temiz olunca Celalde Cemal seyrediliyor! Güzel insan; adam gibi adam Vahdet Bey.

İşte bu nedenle Ona karşı gelemem. Eve nasıl söylesem? Ama kabul etmeliyim.

- Tamam Vahdet Bey. Geliyorum. Akşama nerede, kaçta buluşalım?...

- Akşam namazından sonra iskelede ol. Haydi kal sağlıcakla.

Ne iskelesi, nerede, ne yapacağız diye sormama fırsat vermeden kapatıyor. İşleri toparlıyorum. Vakit ikindiye doğru akarken eve bildiriyorum durumu. Gönülden isteyince kolaylaştırıyor Hak. Eşim; tamam diyor Vahdet bey çağırmışsa kırmak olmaz. Ama bizi de bir akşam mehtaba çıkar denizde diye söz alıyor. Ona ve çocuklara söz veriyorum.

Akşamı iskeleye yakın tarihi camide kılıyorum. Gözüm cemaati kesiyor. Tespih çekilirken sütunlardan birinin ardında olduğunu fark ediyorum. O da ne? Ağlıyor. Hem ne ağlamak, gözyaşları yüzünü yıkıyor. Bu kadar Celalli, bu kadar hırçın bir adam ve ağlamak! Duadan sonra yanına yaklaşıyorum. Musafaha ediyoruz. Yakaladım seni hırçın adam, bu ne duygusallık dercesine bakıyorum. Taşı gediğine oturtuyor: “Tövbe tohumu gözyaşı ile sulanırsa Mağfiret fidesi çabuk yeşerir!” Mevlana böyle demiş.

- Ağlamak zafiyettir. İnsan güçlü olmalı. Duyguların esiri olmamalı.

- Ağlamak ve Aşkı kalıplardan çıkararak düşün! Zafiyet, duygu etiketlerini yırt, salt düşün!

Avluya çıkıyoruz. Uzun süre susarak yürüdükten sonra sahildeki balıkçı teknesine yöneliyor. Takip ediyorum.

- Misbah Reis, vira Bismillah diyor, yaşlı balıkçıya.

- Eyvallah beyim, haydi rast gele deyip halata uzanıyor Misbah Reis. Motorun pat pat sesleri eşliğinde uzaklaşıyoruz rıhtımdan. Gökyüzünde yıldızlar çok az görünüyor. Belli ki; sahte ışıklarla kirlenen şehir; hakiki nura perde çekiyor. Ay ise bulutların ardında. Rüzgar yanaklarımı okşarken üşüdüğümü hissediyorum. Pardösüsünü çıkarıp veriyor. Ama siz üşürsünüz, diyorum.

- Ateş- i Aşka, volkanın orta yerine düşen niye üşüsün? Kayıtlılar üşür!

Susuyorum. Gene diyorum delilendi Vahdet Bey. Gene sıyırdı kılıcı, bakalım bu gece ne yanlarımı doğrayacak? Yıldızlara ve git gide uzaklaşan sahile daldığımı fark ediyor:

- Allah nerede seyredilir?

- Bilmem, büyüklerimiz daha iyi bilir!

- Edebini sevsinler, büyükler bilirmiş deyip gülümsüyor kinayeli biçimde.

- Allah nerede seyredilir düşündün mü hiç?...

- Üşüyorum Vahdet Baba, sen söyle yorma fakiri.

Teknenin ortasına yakılan ocağa hamsileri diziyor, ısınmaya çalışıyorum. Aheste aheste devam ediyor:

Click the image to open in full size.

-Yıllar evveldi. Bir Hak Dostuna uğradı yolum. Allah’ın en iyi denizde seyredileceğini söyledi. Karanlık gecede , denizin ortasında, yıldızlara bakarak seyredilirmiş Allah! Hani sen de gece yarısı bir tekne ile yönleri, sahili kaybedecek kadar denize açılmak isterdin ya? Senin için tuttum Misbah Reisi. Allah’ı seyretmen için!

Kızaran hamsilerden yarım ekmek içine bir miktar doldurup veriyor. Yanındaki şişeden pembe bir içecek de çıkarıyor. Bu defa takılma sırası bende:

- Ne o? Şarap mı çekiyoruz?

- Evet diyor ve dolduruyor kocaman bardağı. Berrak, pembe bir karışım. İç denmişse içilecek elbet. İçimde tuhaf bir his; ya şarapsa? Vahdet Bey bunu bana yapmaz diyorum garip bir eminlikle ve kaldırıp dikiyorum. Aman Allah’ım bu ne lezzet? İçim dışım gül kokuyor. Vahdet Bey naat-ı şerifler mırıldanıyor:

GÜL CEMALİNİ GÖREN HAYRAN OLUR EFENDİM

CAN SANA, VARLIK SANA KURBAN OLUR EFENDİM

Sonra bir kaside tutturuyor:

Seyrimde bir şehre vardım
Gördüm sarayı güldür gül
Sultanımın tacı tahtı
Bağı duvarı güldür gül

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazarı güldür gül

- Baba bu ne diyorum bardağı göstererek. Biliyorum gülden mamul bir şey ama bu defa ben kazmalıyorum ne çıkar diye… Başlıyor yarı melankolik, yarı sarhoş gibi:

- Buna gül şurubu derler evlat! Senin gibi gazoz ve çiklet nesli ne bilsin gülü, ne bilsin şurubu!

İlla bana saldıracak. Saldırmadan, yıpratmadan, güzel güzel anlatsa olmaz! Benlik testisi kırılmadan dolmazmış. Önce kırıp nefsin pis sularını boşlatırlar sonra kırıkları onarıp gülsuyu, pardon Hak Şarabı doldururlarmış.