| Gast | Fıkhcılara gelince, onların durumunu imâm-ı Gazâlîden dinliyelim: Hüccetül-islâm imâm-ı Gazâlî, İhyânın Kitâbül-ilm bahsinde diyor ki: “Fıkhcıların birbirleri ile atışmalarının, mücâdele etmelerinin sebebi, hükümdâr ve vâlîlere yaklaşarak, makâm kapmak, kazâ mevkı’ini elde etmekdir. Bu sebeble dikkat edilirse, mücâdelenin en büyüğünün şâfi’îlerle hanefîler arasında olduğu görülür. Çünki, mevkı’ ve pâyeler, hep bu ikisine âid bulunuyordu) diyor.
Reşîd Rızâ, bu yazıları ile, dünyâ kazancı için fıkh öğrenen kötü kimseleri, dünyâyı, kötüleri ıslâh için çalışan fıkh âlimleri ile karışdırmakda, böylece fıkh âlimlerini ve mezheb imâmlarını küçük düşürmeğe, aşağı göstermeğe çalışmakda, mezhebleri ve mezheb taklîdini kaldırarak, islâmiyyeti içerden yıkmak için yapacağı savaşa zemin hâzırlamakdadır. İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin yazılarını da değişdirmeğe kalkışmış, bu büyük âlimi kendisine yalancı şâhid yapmışdır. İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahmetullahi teâlâ aleyh” (vefâtı 505 [m. 1111]) onun yazdığı gibi fıkh âlimlerini aslâ kötülemiyor. İlm bahsinin dördüncü bâbında, fıkh âlimleri ile fıkh ilmini dünyâ kazancına vâsıta yapan kötü kimseleri ayırıyor. (Fıkh âlimleri, hükümdâr ve vâlîlerden kaçarlardı. Kazâ [hâkimlik] ve fetvâ için aranırlardı. Kabûl etmezlerdi. Bunların izzetini, şerefini ve arandıklarını gören kötü kimseler, müftî olarak hükümdârlara yanaşmak istediler. Hükümdârların mezheblere kıymet verdiklerini, şâfi’î ve hanefîden hangisinin uygun olduklarını aradıklarını görünce, ilmi olmıyanlar, bu iki mezheb arasındaki ihtilâflı mes’eleleri öğrenmeğe başladılar. Hilâf ve münâzaralara düşdüler. Bu kötü din adamları hükümdârların ve vâlîlerin meyl etdikleri şeylerle uğraşırlardı) buyuruyor. Dinde reformcu, imâm-ı Gazâlînin, ulemâ-i sû’ için bu yazdıklarını fıkh âlimlerine bulaşdırmakda, şâfi’îler ile hanefîler birbiri ile döğüşmekdedir yaygarasını basmakdan sıkılmamakdadır.
İslâm âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” nefslerine uyduklarını söylemek de, dinde reformcuların bir yalanıdır. Fıkh âlimleri ve mezheb imâmları, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin dışında hiçbir şey söylememişlerdir. Bütün sözleri, Kitâbdan ve Sünnetden olduğu için bunların yolunda gidenlerin nefsleri emmârelikden kurtulmuş, mutmainne olmuşdur. Onlara uyanlar böyle olunca, onların nefsleri mutmainne olmaz mı? Dört mezhebin imâmlarının ve bütün müctehidlerin nefsleri mutmainne idi. Herbiri zâhir ilmlerinde yükselmiş, bâtın ilmlerinde kemâle gelmiş birer Velî idiler. Reşîd Rızânın, Ehl-i sünnet âlimleri için, nefslerine uydular demesi, bütün müslimânları ve islâmiyyeti kötülemek demekdir. Bu sözün çirkinliğini iyi anlamalıdır.
Dinde reformcu, sonra gelen din adamlarını kötülemekle (Her yüz senede bir müceddid gelir. Bu dîni kuvvetlendirir) hadîs-i şerîfini de inkâr etmiş oluyor. Evet, müslimânların bir kısmı bozuldu. Yetmişiki bozuk fırka meydâna geldi. Fekat, müslimânların bir kısmının bozulması demek, islâmiyyetin bozulması demek değildir. Her asrda, her zemân, hiç bozulmıyan, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yolundan ayrılmıyan, hakîkî, sâlih müslimânlar da vardı. Hadîs-i şerîf, bunların her asrda mevcûd olacağını haber veriyor. Bunlara (Ehl-i sünnet vel cemâ’at) denir. Ehl-i sünnet âlimleri dünyânın her yerinde, her asrda, insanları irşâd etdiler. Hiçbir süâli cevâbsız bırakmadılar. Müslimânları, bid’at sâhiblerinin ve dinde reformcuların yalanlarına aldanmakdan korudular. İslâmiyyetin kıyâmete kadar bozulmıyacağını, Allahü teâlâ haber vermişdir. Ehl-i sünnet âlimi demek, dört mezhebden birinin âlimi demekdir.
25— Dinde reformcu, kendi kendini övmekde, (zındıkların kerâmeti kendinden menkûldur) sözüne uygun olarak, kendi yazdığı (el-Menâr) mecmû’asını, göklere çıkarmakdadır. Hâlbuki, bu mecmû’asında, masonları, dinde reformcuları, islâm âlimi olarak göstermekde, bunlar dîni yenileyecek diyerek, islâmiyyeti ilk şerefli mevkı’îne çıkarma vazîfesini onlara havâle etmekdedir. Sanki islâmiyyet bozulmuş, islâm kitâbları değişdirilmiş, doğru din kitâbı kalmamış da, onlar düzeltecek. Onun sinsi yazıları altında yatan yılanın kusduğu zehr ise Ehl-i sünneti yıkmak, Ehl-i sünnet kitâblarını yok etmek, Eshâb-ı kirâmın yolunu gösteren bu kitâblar yerine, masonların, islâmı içerden yıkmağa çalışan, kendisi gibi, dinde reformcuların kitâblarını koymak, kısaca, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın yolunu, islâm dînini yok etmekdir. Dinde reformcuların, islâmı ıslâh edeceğiz diyenlerin maksadları, gâyeleri, işte budur. Eshâb-ı kirâmın yolunu gösteren, Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmaları, onların bu alçak gâyelerini apaçık göstermekdedir. Kendilerini müslimân şekline sokarak, islâm dînini içerden yıkmağa uğraşan böyle sinsi kâfirlere (Zındık) da denir. Zındıklar câhilleri aldatabilir. Müslimânların çoğunu bozabilirler. Fekat, müslimânlığı bozamazlar. Allahü teâlâ, islâmiyyeti koruyacağını söz vermişdir.
26-Reşîd Rızâ, dinde reformcunun ağzından şöyle söylüyor: (Müctehid imâmların fazîletlerini ve ilmlerini inkâr etmem. Onların fazîletleri ve ilmleri her medh ve senânın üstündedir. Fekat, müctehidlerden önce, her müslimân delîlleri arıyordu. Sonra gelenler, delîli bırakıp, müctehid imâmları Peygamber kadar yükseltdiler. Hattâ, müctehidin sözünü, hadîse tercîh etdiler. Hadîs mensûh olabilir veyâ imâmımızın nezdinde başka bir hadîsin bulunması muhtemeldir dediler. Hükmde hatâ etmesi veyâ bilmemesi câiz olan, hatâdan sâlim olmıyan kimselerin sözü ile amel edip, hatâdan berî olan Peygamberin hadîsini terketmeği, müctehidler doğru bulmuyordu. Bu taklîdciler, apaçık rehber ve kat’î delîl olan Kur’ândan da ayrılıyorlardı. Dîni Kur’ândan öğrenmek câiz değildir. Kur’ânın ma’nâsını ancak müctehid anlar diyorlardı. Müctehidin söylediğini bırakıp da, Kur’ân ile amel etmek câiz değildir diyorlar. Allah şöyle buyuruyor. Resûlullah şöyle buyuruyor demek câiz değildir. Fıkh âlimi böyle anladı demelidir, diyorlardı. Hiç bir ilm yokdur ki, bütün mes’eleleri insanların çoğunun anlama kâbiliyyetini aşsın ve onları yalnız muayyen zemânda gelen belli kimseler anlıyabilsin. Sonra gelen âlimlerin öncekilerden dahâ ileri olması, ilâhî kanûnlar îcâbıdır. Çünki, sonrakilerin hareket noktası, öncekilerin sonunda başlar. Kur’ânı ve hadîsi anlamak, fıkh kitâblarını anlamakdan dahâ kolaydır. İyi bir arabca öğrenen kimse, onları dahâ kolay anlar. Allahü teâlâ, dînini fıkhcılardan dahâ açık anlatmağa kâdir değil midir? Resûlullah da, Allahın murâdını herkesden dahâ iyi anlamış, açık olarak bildirmiş, her şeyi teblîg etmişdir.
İnsanların çoğu Kitâbdan ve Sünnetden hükm çıkarmakdan âciz olsalardı, bu hükmler ile bütün insanlar mükellef edilmezdi. İnsan, inandıklarını delîlleri ile bilmeli. Cenâb-ı Hak, taklîdciliği, taklîdcileri takbîh ediyor. Babalarını, dedelerini taklîd etmekle ma’zûr olmıyacaklarını bildiriyor. Dînin fürû’ kısmını delîllerinden anlamak, îmân kısmını anlamakdan dahâ kolaydır. Allahü teâlâ, güç olan ile mükellef kılıyor. Nasıl olur da, güç olmıyanla mükellef kılmaz?
Peygamberler yanılmaz. Müctehidler ise yanılabilir. Müctehidler, dîni genişleterek, birkaç katına çıkardılar. Müslimânları külfete sokdular. İbâdet sâhasında kıyâs yokdur. İbâdetlere de kimse birşey ilâve edemez. Kıyâs ve istihsân, kazâî hükmlerde olabilir. Müctehidler de, insanları taklîdden men’ etmişlerdir) diyor.
Dinde reformcu, bozuk mantığı ile, kendisini tezâdlara düşürmekdedir. Bir ilm üzerinde mantık yürütebilmek için, o ilmden anlamak şartdır. İslâmın temel bilgisinden anlamıyanların kuru bir mantıkla döndüreceği fırıldaklar, kendisini rezîl etmekden başka netîce vermez. Evet, müctehidlerden önce gelen müslimânlar, ya’nî Eshâb-ı kirâm, delîlleri soruyordu. Birbirlerini taklîd etmiyorlardı. Çünki, onların hepsi müctehid idiler. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” medh ve senâ eylediği, birinci asrın insanları idiler. Eshâb-ı kirâmın hepsi, Tâbi’înin bir kısmı müctehid idi. Müctehidin kendi anladığı ile amel etmesi lâzımdır. Başka müctehidi taklîd etmesi, câiz değildir. (Sonra gelenler müctehidleri Peygamber kadar yükseltdiler. Hattâ dahâ üstün tutdular) sözünü bir müslimân söyliyemez. Çünki bu söz, dört mezhebde bulunan milyarlarca müslimâna kâfir damgasını basmakdır. Müslimâna haksız olarak kâfir diyenin ve yazanın kendisi kâfir olur. Taklîdcileri Kur’ândan ayrılmakla suçlamak ise, bundan dahâ büyük bir iftirâdır. Dinde reformcular şunu iyi bilsin ki, mezheb demek, Kur’ân ve Sünnet yolu demekdir. Bir mezheb imâmına uyan, Kur’ân-ı kerîme ve Resûlullaha uyduğuna îmân etmekdedir. Hiçbir müslimân (müctehidin söylediğini bırakıp da, Kur’ân ile amel etmek câiz değildir) demez ve dememişdir. Bu söz, dinde reformcuların ve masonların temiz müslimânlara yapdıkları çirkin iftirâlardan biridir. Müslimânlar (Ben, Kur’ân-ı kerîme uymak istiyorum. Fekat, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden kendim hükm çıkaramıyorum. Anladığım hükmlere güvenemem ve uymam. Mezheb imâmının anlamış olduğuna güvenirim ve uyarım. Çünki o, benden dahâ âlimdir. Sekiz ana ilmi ve oniki yardımcı bilgiyi benden dahâ iyi bilir. Benden dahâ müttekîdir. Kur’ân-ı kerîmden kendi anlayışı ile hükm çıkarmaz. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” çıkardığı ma’nâları, Eshâb-ı kirâmdan öğrenmişdir. (Kendi anlayışı ile ma’nâ çıkaran kâfir olur) hadîs-i şerîfinden korkarım. İlmlerinin, takvâlarının, sonra gelenlerden katkat üstün olduğu, hadîs-i şerîflerle bildirilmiş olan, o büyük âlimlerin bile Kitâbdan ve Sünnetden çıkardıkları hükmler birbirine benzemiyor. Hükm çıkarmak kolay olsaydı, hep aynı şeyi anlarlardı) der. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor, Resûlullah böyle buyuruyor demek, bir câhil için nasıl doğru olabilir? Allahü teâlâ, böyle söylemeği men’ eyledi. Tefsîr âlimleri ve mezheb imâmları bile, bu sözü söylemeğe cesâret edememişdir. Anladıklarını bildirdikden sonra, (Bu benim anladığımdır. Doğrusunu Allah bilir) demişlerdir. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını Eshâb-ı kirâm bile anlamakda güçlük çeker, Resûlullaha sorarlardı. Yazdıklarımız iyi anlaşılırsa, dinde reformcunun ne kadar câhilce ve ahmakça bir hulyâ peşinde olduğu zâhir olur.
Sonra gelen âlimlerin, öncekilerden dahâ ileri olması sözü, fen bilgileri için doğrudur. Din bilgilerinde, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Her asr, kendinden öncesinden dahâ şerdir. Kıyâmete kadar hep böyle olur) hadîs-i şerîfi mu’teberdir. Bu hadîs-i şerîf, fen adamlarının şahsiyyetleri ve fen vâsıtalarını kullanmaları bakımından da mu’teberdir. Şübhesiz bu kâide çoğunluk için mu’teberdir. Her asrda bundan müstesnâ olanlar bulunmuşdur. Dinde reformcu, fen bilgisi ile din bilgisini birbiri ile karışdırmakda, fen ile fen adamını da aynı şey sanmakdadır. Fen elbet ilerliyor. Fekat bu ilerleyiş, fen adamlarının ileri olması demek değildir. Sonra gelen fen adamları arasında öncekilerden dahâ geri, dahâ bozuk ve dahâ alçak olanları az değildir.
Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri anlamak için arabî bilmek lâzım ise de, yalnız arabî bilmek kâfî değildir. Kâfî olsaydı, Beyrutdaki arab hıristiyanların herbirinin, birer İslâm âlimi olması lâzım gelirdi. Çünki onların içinde Mısrdaki dinde reformculardan dahâ kuvvetli arabîsi olanlar, arab lisânının mütehassısları, (Müncid) gibi lügat kitâbları yazanlar var. Bunların hiçbiri, Kur’ân-ı kerîmi anlıyamamış, îmân etmek şerefine bile kavuşamamışdır. Kur’ân-ı kerîm, insanları se’âdete, îmâna, islâma çağırıyor. Onlar, bu da’veti anlıyabilselerdi icâbet ederlerdi. Onların inanmaması, Allahü teâlânın da’vetinin açık ve beliğ olmadığını göstermez. Kur’ân-ı kerîm, Eshâb-ı kirâma hitâb ediyor. Onların nûrlu kalblerine ve selîm akllarına hitâb ediyor. Kureyş lisânı ile da’vet ediyor. Câmi’ul-Ezherin ve Beyrutun arabîsi ile konuşmuyor. Eshâb-ı kirâm, Resûlullahın sohbetinde yetişdikleri ve bütün ümmetin üstünde kemâl sâhibi oldukları hâlde, Kur’ân-ı kerîmi anlayışları ayrı ayrı oldu. Anlıyamadıkları yerler de oldu. O büyükler böyle âciz kalınca, bizim gibi, argo dili ile arabî anlıyanların hâli nice olur? Din imâmlarımız, Kur’ân-ı kerîmden ma’nâ çıkarmağa kalkışmadılar. Kendilerini bundan âciz gördüler. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Kur’ân-ı kerîme nasıl ma’nâ verdiğini Eshâb-ı kirâmdan sorup araşdırdılar. Eshab-ı kirâmın anladıklarını da, kendi anlayışlarına tercîh etdiler. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” (vefâtı 150 [m. 767]) herhangi bir Sahâbînin sözünü kendi anladığına tercîh ederdi. Resûlullahdan ve Sahâbeden bir haber bulamayınca, ictihâd etmek zorunda kalırdı. Her asrda gelen islâm âlimleri, dahâ önce gelenlerin, büyüklükleri, üstünlükleri, vera’ ve takvâları karşısında titrerler. Onların sözlerine sened, delîl olarak sarılırlardı. Bu din, edeb dînidir. Tevâdu’ dînidir. Câhil olan, cesûr olur. Kendini âlim sanır. Hâlbuki, âlim olan tevâdu’ gösterir. Tevâdu’ göstereni Allahü teâlâ yükseltir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Cehenneme gideceklerini haber verdiği yetmişiki bid’at fırkasının reîsleri de derin âlim idiler. Fekat onlar, ilmlerine güvenerek, Kitâbdan, Sünnetden ma’nâ çıkarmağa kalkışdılar. Böylece, Eshâb-ı kirâma tâbi’ olmak şerefine kavuşamadılar. Onların doğru yollarından sapdılar. Yüzbinlerle müslimânın da Cehenneme gitmelerine sebeb oldular.
Dört mezhebin âlimleri, derin ilmlerini Kur’ân-ı kerîmden ahkâm çıkarmakda kullanmadılar. Buna cesâret edemediler. Resûlullahın ve Eshâb-ı kirâmın bildirdiklerini anlamakda kullandılar. Allahü teâlâ, insanlara Kur’ân-ı kerîmden hükm çıkarınız diye emr etmiyor. Resûlümün ve Eshâbının çıkardığı hükmlere uyunuz, bunları kabûl ediniz diyor. Bid’at sâhiblerinin, ya’nî mezhebsizlerin, bu inceliği anlıyamamaları, kendilerini felâkete sürüklemişdir. Bir âyet-i kerîmede meâlen, (Resûlüme itâ’at ediniz!), (Resûlüme tâbi’ olunuz!) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme ve Resûlullahın (Eshâbımın yoluna sarılınız!) emri, bu sözümüzün vesîkasıdır. Mezheb imâmlarına uymak, Allahı ve Resûlü bırakıp, kula kul olmak olsaydı, Eshâb-ı kirâma uymak da böyle olurdu. Böyle olmadığı için, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bunu emr etmişdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, insanların kısaca îmân etmelerini ve gördükleri gibi ibâdet yapmalarını emr ederdi. Bunların delîllerini bilmeği hiç teklîf etmezdi. Bunu imâm-ı Gazâlî (Kimyâ-ı se’âdet) kitâbında uzun bildiriyor. Cenâb-ı Hak, kâfirlerin analarını, babalarını taklîd etmelerini takbîh ediyor. Böylece, küfrü bırakıp, îmân etmelerini emr ediyor. Peygamberini taklîd etmeği takbîh etmiyor. Bunu emr ediyor. Resûlullah da, Eshâbını taklîd etmemizi emr ediyor. Şakîleri taklîd fenâdır. Fekat bunun fenâ olması se’âdet yolcularını taklîde mâni’ olamaz. Îmân kısmının delîllerini anlamak kolay olsaydı, Beyrutdaki hıristiyan arabların kolayca îmâna gelmeleri lâzım olurdu. Îmân edilecek şeylerin delîllerini anlamak kolay olmadığı için, delîllerini anlamadan îmân etmemiz emr olundu ve böyle îmân edenlere mü’min ve müslimân denildi. Allahü teâlâ, ahkâm-ı islâmiyyenin delîllerini öğrenmek ve anlamak ile de müslimânları mükellef kılsaydı, Onun Resûlü de, bunu teklif ederdi. Hâlbuki, hiç teklif etmediğini, yukarda bildirdik. Reşîd Rızâ, (Peygamberler yanılmaz, müctehidler yanılır) diyerek, müctehidlerin bildirdiği ahkâmın, Peygamberlerin bildirdiğinden başka olduğunu sanıyor. Hâlbuki, müctehid demek, mezheb imâmı demek, ömrünü sarf ederek, gece gündüz çalışarak, Peygamberin ve Eshâb-ı kirâmın bildirdikleri ahkâmı araşdırıp bulan ve bunları müslimânlara bildiren büyük âlim demekdir. Hiçbir müctehid, hiçbir ibâdete, hiçbir şey ilâve etmemişdir. Bunun bid’at olduğunu ve büyük günâh olduğunu sözbirliği ile bildirmişlerdir. Müctehidlerin yasak etdiği her şeyi, onlara yüklemeğe kalkışmak kadar çirkin ve iğrenç bir iftirâ olamaz. Müctehidlerin dîni genişletdiklerini söylemek, çok câhilce ve ahmakça bir sözdür. Buna gülmekden başka cevâb verilmez. Din genişlemez. Hâdiseler çoğalır. Zemânla zuhûr eden ve gelişen hâdiselere islâmiyyeti tatbîk etmek, islâmiyyete büyük hizmet ve çok kıymetli ibâdetdir. Bu da müceddid imâmlara nasîb olmuş ve olmakdadır.
Müceddidlerin mutlak müctehid olmaları lâzım değildir. Dört mezheb imâmları, taklîdi men’ etdiler. Bu muhakkakdır. Fekat onlar, talebeleri arasında yetişen, ictihâd derecesine yükselen âlimlerin birbirlerini taklîd etmelerini, men’etdiler. Hiçbir müctehidin, başka müctehidi taklîd etmesi câiz değildir dediler. Kıyâmete kadar bu hükm cârîdir. Fekat kendilerini müctehid sanan câhiller ve dinde reformcular, bu hükmün dışındadır. Fare, rü’yâda kendisini arslan görüp, kedinin karşısına çıkarsa, aldandığını anlar. Ammâ bu aldanması hayâtına mal olur.
27 — Yedinci konuşmada, dinde reformcu diyor ki, (Dîni bu hâle, ya’nî nazarî felsefe hâline getiren, sonra gelen islâm âlimleridir. Bir takım ta’rîf ve tahdîdler sokdular. Kısmlara ayırdılar. Hattâ, fıkh âlimi olmak için, yirmi sene okumak lâzımdır diyen oldu. Hâlbuki, dînin bütün kollarının hükmlerinin vad’ edilmesi bu kadar sürmüşdü. Fıkhın vad’ı ise iki sene bile sürmemişdi. Şimdi de müslimânların, dört halîfe zemânındaki müslimânlar gibi olmasını istiyorum. Bunun için üzerinde ittifâk meydâna gelen ibâdetleri yapmak her müslimânın vazîfesidir. İhtilâflı şeyleri yapmak, farz denilmiş olsalar bile, lâzım değildir. Böyle işleri, delîlini inceliyerek veyâ kendi hâline uygun gördüğü için, bir kavli tercih ederse, bununla amel eder. Bunları kendisi gibi yapmıyanları kötülemez. Bir câmi’de, bir nemâz vaktinde, çeşidli mezheb imâmları arkasında nemâz kılmak uygun değildir. Kısacası, Eshâbın yapdıklarını yapmalı, yapmadıklarını terk etmelidir. İhtilâflı mes’eleleri yapmakda muhayyer olmalıdır. Onların söylemedikleri şeyler üzerinde kıyâs yapmamalıdır. İhtilâflı işlerde, herkes kendisince, sahîh olan hadîsler üzerinde amel eder) diyor.
Dîne ta’rîfler, tasnîfler, sınırlar koyarak, felsefe hâline getirmek suçu ile, islâm âlimlerine çatmakdadır. Hâlbuki, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” felsefe ile hiç alâkaları yokdur. Çünki onlar, felsefecilerden çok yüksekdirler. Şu kadar var ki, Emevîler zemânında, üç kıt’aya yayılan müslimânlar, çeşidli kâfirlerle karşılaşdılar. Hâricî, mu’tezile gibi bozuk fırkalar da meydâna çıkıp, yeni müslimân olanları aldatmağa başladılar. Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, müslimânların dinlerini korumak için çeşidli dinlere ve felsefecilere ve zındıklara cevâb vermek zorunda kaldılar. Onlara, istedikleri gibi ve felsefelerine uygun cevâblar hâzırlayarak, kelâm ilmini her tarafa yaydılar. Böylece, gençlerin aldatılmasını önlediler. Bu hizmetlerini övmemiz, onlara şükr ve düâ etmemiz lâzım iken, onları bu yüzden kötülemeğe kalkışmak, bir müslimâna yakışır mı? Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”çok âkıl ve ârif oldukları ve Resûlullah gibi bir mürşidleri olduğu için, islâm dîni, yirmi senede bütün dünyâya yayıldı. İkinci asrdan sonra, üç kıt’a üzerindeki müslimânlarda bu şartların ikisi de kalmadı. Talebenin hocasından okuyup öğrenmeleri zemânı uzadı. Şimdi de, üstâd müşfik ve mâhir, talebe de zekî ve çalışkan olursa, yine az zemânda öğrenilir buyurmuşlardır. Bid’atlerin ve günâhların zulmetleri de kalbleri karartıp, hâfızaları za’îfletdi. Bu da, tahsîl zemânının uzamasına sebeb oldu. İmâm-ı Şâfi’î bile, hocası Vekî’a hâfızasının za’îfliğinden şikâyet etdi. Aldığı cevâbı bildiren şu beyt, bu hakîkati gösteriyor:
Şekevtül Vekî’a min sû-i hıfzî,
fe-evsânî ilâ terk-il me’âsî.
Dinde reformcu, bir yandan ittifâkla bildirilmiş olan ibâdetleri her müslimânın yapması lâzımdır diyor. Öte yandan da, ihtilâflı şeyleri yapmasa da olur veyâ dilediği mezhebe göre yapar, ya’nî mezhebleri birbirlerine telfîk eder, karışdırır, diyor. Sözleri birbirine uymıyor. Çünki, mezhebleri birbirlerine karışdırmanın bâtıl olduğu, sözbirliği ile bildirilmişdir. Mezhebleri karışdırmak, ittifâkla bildirilmiş olan bu habere uymamak olur. Bunun için, dinde reformcunun sözüne uyarak yapılan ibâdetler ona göre de sahîh olmaz. (İhtilâflı mes’eleleri Eshâb yapmamışdır. Yapmış olsalardı, ihtilâflı olmazdı) demek de, doğru değildir. Çünki, Eshâb-ı kirâmın nasıl yapdıkları anlaşılamadığı için, ihtilâf olunmuş mes’eleler de çokdur. Mezheb imâmının sözünü bırakıp, hadîsden kendi anladığına uymalı demek de, ittifâkla bildirilen habere uygun değildir. Kendisini mezheb imâmından dahâ üstün görmek, müctehid sanmak olur ki, şeytân sıfatıdır.
28 — Sekizinci konuşmada, dinde reformcu diyor ki, (Taklîdciler, Allahın verdiği fıtratın îcâbı olan düşünme, araşdırma ve delîl arama nûruna karşı en büyük düşmandır).
Bu kadar açık yalan ve iftirâya doğrusu çok şaşılır. Hangi fıkh âlimi, düşünmeği, araşdırmağı ve delîl aramağı yasak etmiş? Hangi müslimân, bunlara düşman imiş? Bir misâl vermesini dilerdik. Kitâbın başından beri hangi yalanına, hangi iftirâsına delîl gösterdi de, şimdi gösterecek. Delîl aramanın düşmanı, dinde reformcunun tâ kendisidir. Kısa görüşü ile, bozuk mantığı ile, tasarladıklarını din bilgisi olarak ortaya atan kimseden, düşünme, delîl istemek de, mantıksız olur. Böyle kimseye karşı, (Ve mâ cevâb-ül ahmak-ı illes sükût) diyerek, susmak gerek ise de, gençleri bunun zararından korumak için, kısaca cevâb vermek lâzım olmakdadır. Bütün fıkh âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, mukallidin delîl aramasına lüzûm yokdur diyor. Çünki, Tâbi’înden yeni îmân edenler, herşeyi Eshâb-ı kirâmdan sorup yaparlardı. Hiç delîl istemediler. Delîl aramağı yasak eden de hiç yokdur. Bunun için mezheb imâmlarının hepsi, delîllerini uzun yazmışlar. Arzû edenlerin arayıp bulmalarını kolaylaşdırmışlardır.
29 — Yine diyor ki, (Câhiller, ilk asr müslimânları gibi bilmedikleri mes’eleleri, güvendikleri kimseye sorar, bununla ilgili âyeti veyâ hadîsi öğrenir. Bunun ma’nâsı ile amel eder). |